Süleyman Hilmi Tunahan (k.s) Said-i Nursi'yi hiç bir zaman tasvip etmemiştir. | Akademi Dergisi

11:37 elvan koc 0 Comments

İslam Alimleri, Silsile-i Saadat, Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.), said-i nursi, fethullah gülen, mürşid-i kamil, papa 6. paul, gizli kardinal, vatikan, risaleler, sözleri, misyonerler, nurcular, dinler arası diyalog,
 
''Cesaretin Varsa'', diye bizi düelloya dâvet eden ve fakat asgarî, asıl adını ve soyadını yazma mertliğini gösteremeyen pek aziz okuyucum....

Said Nursî’yi tenkid mevzuunda bizi, ateistlerle aynı kefeye koymuşsunuz. Oysa ki, ataistler, din düşmanlıklarını, küfr-ü inâdîlerini ortaya koymak için, diğer bütün İslâm âlimleri ve Müslüman'lara olduğu gibi Said Nursî’ye de saldırıyorlar. Said Nursî hakkında bizlerin tenkidleri, mücerred gayret-i diniyyemizdendir. Gerekçelerini, sebeplerini aşağıda tafsilatlı olarak anlatacağım.

Allah yolunda, sünnet-i saniyyeye tam ittibâ ve temessük yolunda, Füyûzât-ı Muhamediyye’nin neşri yolunda, bizleri vazifelendiren Allah, O’nun resûlü ve hakîkî vârisi olan, Sahib-i Zaman, Mürşid-i Kâmil ve Mükemmil, Müceddid, Medâr Mürşid, Silistreli Süleyman Hilmi Tunahan Efendi hazretleridir. Bizler, Allah’ın memuru, Resûlüllâh’ın memuru, din-i mübîn memuru, Kitabullâh’ın memuru, Füyûzât-ı Muhammedî’nin memuruyuz.

Bunların dışında, bizi memur edecek, bizlere vazife verecek herhangi bir güç yoktur.
 
''Anketlerde hizmetleri öne geçmiş olan'' zatın kimlere hizmet ettiğine gelince: 
 
➥ ''Papa 6. Paul Cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan dinler arası diyalog için Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz. En aciz bir şekilde hattâ biraz cür’etle, bu pek kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mütevâzî yardımlarımızı sunmak için size geldik...”

Parentez içerisinde aldığım bu paragraf, Fethullah Gülen’in, Papa 6. Paul’e yazdığı mektuptandır.

Başka bir paragraf: 
 
''Şubat 1998’de Papa 2. Jean Paul Vatikan Senatosuna (Kardinallar Koleji) 20 yeni kardinal atadı. Böylece Papa’nın ölümünden sonra yapılacak olan seçimde oy kullanma hakkına sahip olan kardinal sayısı 122’ye yükseldi.

Ancak bu atamalarda ilginç bir şey oldu.

Papa 2. Jean Paul neredeyse 100 yıldır kullanılmayan bir ''Papalık hakkını'' kullandı. Vatikan terminolojisinde ''İn Pectore'' olarak bilinen bu uygulamaya göre, Papa, 20 Kardinal’e ek olarak iki de ''İn Pectore'' olarak bilinen, yâni “Gizli Kardinal” atamıştı. Bu sözcük lugatta ''KİLİSE’NİN BAĞRINA BASTIĞI GİZLİ EVLADI'' anlamına geliyordu.

Diğer bir anlatımla ''gizli kardinal'' ile yıllardır Vatikan’ın gizli hizmetinde çalışan, fakat kendi ülkesinde kimliğini gizleyen başka dine mensup iki kişi şu anda Vatikan tarafından Kardinal yapılmış durumdalar.

Bu kişilerin isimlerini şu an 7 kişi biliyor. Geleneğe göre, Papa’nın bu şahısların kimliklerini ölümünden önce açıklaması gerekiyor. Yoksa bu kişilerin “İn Pectore” sıfatları açıklanamadan devam edecek...

Bu kişilerden birinin ''Çin Halk Cumhuriyeti’nde bir din adamı olduğu söyleniyor.'' (A.Altındal, Vatikan ve Tapınak Şövalyeleri)

Pekiyi! Öbür gizli Kardinal kim?

Bu Kardinal ''O adam mı?''

Bu Kardinal Türkiye’de mi?

Türkiye’de İslâm’ın temel kâidelerinin altını boşaltarak, Hıristiyanlığı da makbul bir din olarak sinsice topluma enjekte eden ''O adamın hareketi'' bu gizli Kardinal hareketi mi?

Vatikan’ın misyonunun bir parçası ''O adam'' bir Kardinal ise bunu kim ortaya çıkaracak?

Ve bütün bunlardan habersiz olan Müslüman’ları gafletten kim uyandıracak?...''
Yukarıya aldığım paragrafları çok dikkatlice okur ve ne demek istendiğini idrak edebilirseniz, hayranlıkla hizmetlerinden bahsettiğiniz zât’ın, kimler tarafından vazifelendirildiğini, kimlerin ''misyonunun'' parçası olduğunu, anlarsınız. Daha açık bir ifade ile, Siyonizm’in, 21. Asır hedefi olan; 
 
''Bütün dünyada tek bir inanç sistemi, tek bir devlet, tek bir millet emeline ulaşabilmek için, Avangalist’lerin emelinin tahakkuk ettirilmesi için, dünya’nın dört bir tarafında, Türkiye’deki ve Avrupa’nın muhtelif memleketlerindeki Müslüman Türk’lerden toplanan, zekât, fitre ve teberrûlarla Hristiyanların, komünistlerin ve ataistlerin çocuklarına İngilizce öğretmeyi, yardım aldıkları kitlelerin gözlerini boyamak için, bu öğrenciler arasından seçtikleri kabiliyetlilere, sadece Türkçe konuşma, Türkçe şarkı söyleme öğretmeyi hizmet sayıyorsanız, bu hizmetler sizin için hayırlı olsun, demekten başka elimizden bir şeyler gelmez... ''

Mürşid-i Kâmil ve Mükemmil, Müceddid ve Medâr Mürşid, Süleyman Hilmi Silistrevî Efendi hazretleri, dünyevî tasarruf yıllarında, hayat-ı dünyada, Said Nursî ile hiç karşılaşmadılar. Said Nursî’nin bazı şakirdlerinin ifade ettikleri gibi; ''Kardeşim’dir, velîdir'' gibi, övücü ve takdir edici herhangi bir söz de kullanmamıştır. Ancak, Said Nursî’nin şakirdlerinden, Merhûm Av. Bekir Berk yanında bir başka gençle birlikte, Süleyman Efendi hazretlerini, İstanbul’da, Sirkeci Bahçekapısı’nda bulunan Rasimpaşa Hanı'ndaki, Süleyman Efendi hazretlerinin büyük damadı, merhûm Kemal Kacar’ın yazıhanesinde kendilerini ziyaret etmişlerdir. Bu ziyâret sırasında, Said Nursî’nin yazdırdığı risâlelerden bazı örnekler, sahifeler göstermişlerdir. Efendi hazretleri kendilerine, gösterdikleri sahifeler hakkında herhangi bir değerlendirmede bulunmadan;
 
Üstadınıza benden selâm söyleyin, öncelikle bir İlm-i hal yazsın, yazdırsın, şarkidler öncelikle zarûrât-ı diniyyelerini öğrensinler, ehl-i sünnet akîdesine uygun sağlam bir imana sahip olsunlar, ondan sonra ne okursalar onu okusunlar.'' buyurmuştur.

Süleyman Efendi hazretlerinin, Said Nursî ve şakirdleri ile alakalı olarak söyledikleri bundan ibârettir. Bundan böyle aslâ, Süleyman Efendi hazretlerinin mübârek ismini Said Nursî’nin hatalarını örtmek için bir şal olarak kullanmayınız.

Keşke, Said Nursî, ''Risâleler, Kur’ân’ın lafzını da manasını da ihtiva etmektedir. Kur’ân okumanıza lüzum yoktur.'' demeseydi de, en azından şarkidlerin Kur’ân-ı Kerim’i yüzünden okumalarına, zarûrat-ı diniyyelerini ehl-i sünnet akîdesine uygun olarak öğrenmelerine izin verseydi, hem şakirdler için, hem de Türkiye’miz için durum çok farklı olurdu.

Biz Said Nursî’yi kendi ifadesiyle ''eski Said'' dönemindeki siyâsî hatalarından dolayı tenkid etmiyoruz. Keşke, hatalar ''eski Said'' döneminde kalsaydı da, günümüze kadar sirayet edip gelmeseydi. Siyâsî hatalar belli bir zaman için tahripkâr olabilirler. Bunların telafisi mümkün olabilir, telâfî edilmese de bedeli belli bir zaman zarfında ödenir, gelecek nesillere sirayet etmeyebilir.

Hatalar, doğrudan dinin esaslarına müteallık ise, Kur’an’a, sünnete, şer-i şerife ait ise, ne yazık, nedâmetle, tevbe ile ''eski Said, yeni Said'' tahlili ile telâfî edilecek hatalar değildir.

Bu hatalar, hangi vasıtalarla yapılmış ise, aynı vasıtalarla bunların hata oldukları, yazılacak, ilân edilecek, tecdid-i imân, tevbe-i nasûh ile tevbe ve nedâmet izhar edilecekti.

Heyhât! Bâs’u Bâdel mevtden sonra asla hiç bir mazeret kabul edilmeyecektir.

Kâfir’in küfrünü, fâsık’ın fıskını ortaya koymak, Müslüman’ların, bunların iğvâ ve aldatmalarından sakınmalarını temin etmek, ayıp ve yüz kızartıcı değil, Allah’ın, resûlünün emridir, Allah’ın ve resûlünün, pirânın memurluğunun iktizasıdır...

Mustafa Akkoca

26 Mayıs 2012

oncevatan.com.tr
 

0 yorum :

Seviyesiz ve samimiyetsiz yorumlar onaylanmaz. Küfür, hakaret, karalama içerikli yorum yapanlar hukuka sevk edilir. Yorumlardan hukuken yorumcular sorumludur.